Uzaktan Eğitimin Dezavantajları: Edebiyat Perspektifinden Bir Bakış
Edebiyat, yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda insan deneyiminin derinliklerine inen, onu şekillendiren bir gücün de kaynağıdır. Her bir kelime, cümle, paragraflar ve metinler, insanların hayatını etkileyen katmanlı anlamlar taşır. Edebiyatın bu dönüşümcü gücü, her dönemde ve her çağda, bireylerin zihinsel dünyalarına seslenmiş ve onları yönlendirmiştir. Tıpkı romanların, şiirlerin, drama eserlerinin her bir karakteri gibi, eğitim dünyası da sürekli değişen ve gelişen bir yapıdır. Ancak, çağımızda ortaya çıkan “uzaktan eğitim” gibi yenilikler, metinlerin anlamı gibi, dönüşüm sürecine girmektedir. Peki, uzaktan eğitim, bu derin ve etkileyici metinler gibi toplum ve birey üzerinde nasıl bir etki bırakır? Edebiyatla beslenen bir bakış açısıyla, bu yeni eğitim biçiminin dezavantajlarını keşfetmeye çalışalım.
Yalnızlık ve Toplumsal Bağların Kopması
Edebiyatın temelinde insan ilişkileri ve bireysel mücadeleler yatar. Roman karakterleri, genellikle bir toplumun içinde şekillenen ve birbirleriyle etkileşimde bulunan varlıklardır. Uzaktan eğitimde ise, bu etkileşimlerin büyük bir kısmı kaybolur. Öğrencilerin fiziksel sınıflarda bir araya gelmesi, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda sosyal becerilerinin gelişmesini de sağlar. Ancak, ekranlardan yapılan eğitimlerde, bu doğal etkileşimler büyük ölçüde azalmaktadır.
Romanlardaki semboller gibi, sınıf ortamı da bir “toplumsal bağ” sembolüdür. Edebiyatın “toplumcu” akımlarında sıklıkla vurgulanan toplumsal bağlar, bireyin gelişimine etkisiyle ortaya çıkar. Kafka’nın Dönüşüm adlı eserinde Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini dev bir böcek olarak bulur ve toplumsal bağlardan, ailesiyle olan ilişkilerinden kopar. Uzaktan eğitim, öğrencinin benzer şekilde yalnızlaşmasına, toplumsal bağlardan kopmasına neden olabilir. Ekranlar, bir anlamda insanları birbirinden ayıran bir engel haline gelir, tıpkı Samsa’nın metamorfozunda olduğu gibi.
Ekranların Görsel Doyumsuzluğu ve Anlatı Tekniklerinin Eksikliği
Edebiyat, insanın iç dünyasına dair derinlikli bir keşif sunar. Virginia Woolf’un iç monolog tekniğiyle kullandığı anlatı biçimleri, karakterlerin zihinlerine adeta bir bakış sunar. Ancak, uzaktan eğitimde öğrenciler için bu içsel keşiflerin yapılması, bir metin gibi derinlikli ve katmanlı olmayabilir. Ekranlar, bireyi sürekli olarak görsel bir “tüketici” haline getirir ve düşünsel derinliğe inmeyi engeller.
Metinler arası ilişkilerde, bir yazarın kullandığı semboller, imgeler ve anlatı teknikleri birbirini besler. Bu da metnin anlamını katman katman inşa eder. Uzaktan eğitimde ise, öğretmen-öğrenci etkileşimi ve sınıf içindeki doğrudan geri bildirimler eksik olduğunda, bu metinler arası ilişkiler de kaybolur. Öğrenciler, yalnızca bilgi almakla kalmaz, aynı zamanda bu bilgiyi işleyebilecek bir ortamdan da mahrum kalırlar. Bu eksiklik, anlatının tinsel gücünü zayıflatır.
Bir Devrin Simgesi: Öğrencinin Hızla “Tükenmesi”
Edebiyatın güçlü bir aracı olan Freud’un psikanalitik teorileri, bireyin içsel dünyasını anlamaya çalışırken, aynı zamanda toplumun birey üzerindeki etkisini de vurgular. Uzaktan eğitimde öğrenciler, çok uzun süre ekran karşısında kalarak zihinsel ve fiziksel tükenmişlik yaşayabilirler. Bu “tükenme” durumu, bir tür içsel çatışmayı, tıpkı Albert Camus’nün Yabancı eserindeki Meursault karakterinin yaşadığı gibi, derinleştirir. Meursault, çevresiyle olan bağlantısını ve toplumsal kuralları sorgular, ancak son tahlilde yalnızlık ve yabancılaşma onu tüketir.
Uzaktan eğitim, öğrencilerin bu tür bir yabancılaşma hissine kapılmalarına yol açabilir. Her şey ekranda görüntülenirken, sınıfın canlı dinamiğinden uzaklaşmak, dersleri bir “zorlama” olarak algılamalarına neden olabilir. Edebiyat, bu yabancılaşma ve tükenmişlik temalarını ustalıkla işler, ancak uzaktan eğitimde bu hissiyatlar çok daha derinleşebilir ve gerçek bir sosyal etkileşimden yoksun kalabilir.
Edebiyatın “Sözcük” Gücü ve Uzaktan Eğitimin Zayıf Anlatısı
Edebiyatın en güçlü yönlerinden biri, kelimelerin taşıdığı duygusal derinliktir. Bir karakterin yaşadığı içsel çatışmayı, yalnızca kelimelerle betimlemek, anlatıcıya sınırsız bir özgürlük sunar. Fakat, uzaktan eğitimde öğrencinin kelimelerle etkileşimi kısıtlı hale gelir. Geleneksel sınıf içi etkileşimde, öğrenciler sadece ders içeriklerini değil, aynı zamanda duygu ve düşüncelerini de açıkça ifade ederler. Ancak, uzaktan eğitimde bu süreç, yazılı ve sesli iletilen mesajlarla sınırlı kalır. Bu da öğrencilerin duygusal ve entelektüel gelişimlerini sınırlayan bir faktör haline gelir.
F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby eserinde Gatsby’nin kendi hayatını yeniden yazma çabası, ona ait bir anlatı yaratmaya çalışmasının göstergesidir. Uzaktan eğitim, tıpkı bu anlatının sınırlı bir biçimini oluşturmak gibidir. Öğrenciler, kendi eğitim sürecinin tam bir anlamını oluşturamayabilirler çünkü o sürecin katmanlı ve derinlemesine etkileşimleri eksiktir.
Sonsuza Kadar Duyulacak Sessizlik: Fiziksel Katılımın Kaybı
Son olarak, edebiyatın gücünü yalnızca sözcükler değil, aynı zamanda karakterlerin fiziksel varlıkları da belirler. Dostoyevski’nin eserlerinde karakterlerin beden dili ve çevreyle olan etkileşimleri, onların içsel dünyalarını derinleştirir. Ancak uzaktan eğitimde öğrenciler yalnızca birer “avatar” haline gelir. Bu fiziksel katılım eksikliği, öğrencinin eğitim sürecinde yaşadığı deneyimin anlamını daraltır. Gerçek bir sınıf ortamında, bir öğrencinin parmak kaldırması, sesinin titremesi ya da bir arkadaşıyla göz teması kurması, tamamen farklı bir anlatıya katkı sağlar.
Uzaktan eğitimde ise bu anlatı yok olur ve öğrenciler yalnızca ekrana bakarak öğrenmeye çalışırlar. Bu durum, bireyin bedensel varlığını ve dolayısıyla deneyimini sınırlayan bir engel oluşturur.
Sonuç: Edebiyatın Eğitici Gücü ve Uzaktan Eğitimin Geleceği
Edebiyat, insana dair her türlü duyguyu ve düşünceyi anlamaya yönelik bir yolculuktur. Uzaktan eğitim, elbette bir anlamda bu yolculuk için yeni bir yöntem sunuyor, ancak edebiyatın gücünden yoksun kalmaktan korkuyoruz. Öğrencilerin yalnızlaşması, sosyal bağlardan kopması ve fiziksel etkileşimin kaybolması gibi unsurlar, bu yöntemin en büyük dezavantajlarıdır. Her birey bir karakter, her eğitim süreci ise bir anlatıdır. Uzaktan eğitim, bu anlatının sadece tekniksel yönlerini sunabilir; ancak derin anlamlar, duygusal keşifler ve toplumsal bağlar, gerçek bir sınıf ortamının sunduğu “toplumsal bütünlük” ile mümkündür.
Sizce, uzaktan eğitimdeki bu etkileşim eksikliği, öğrencilerin eğitim sürecini nasıl etkiliyor? Bu yeni eğitim biçimi, öğrencilere sadece bilgi aktarmakla mı sınırlı kalıyor, yoksa bir karakterin derinlikli gelişimi gibi, öğrencinin düşünsel ve duygusal bir dönüşüm geçirmesini sağlayabiliyor mu? Edebiyatın gücünü ve etkileşimsel doğasını nasıl yeniden uyarlayabiliriz?